Çocukluk

Aslında çok karmaşık olmayan ve hatta dümdüz, sıradan bir mahalle burası. Kot farkı
dolayısıyla bir taraftan yolun altında diğer taraftan yolun üzerinde olan, etrafından pek araba
geçmeyen, mevsimine göre dere kenarında ipin ucuna bağladığım bir taş ile balık tutmaya
çalışmaktan, uzun ve dik bir rampadan aşağı yuvarlanmadan koşmaya, inşaatların birinci
katından kum üstüne atlamaktan bir binadan diğer binaya kalas üzerinde geçmeye çalışmak
gibi eğlenceli oyunlar oynadığım bir mahalle. Bazı oyunlar benim için eğlenceli olsa da ablam
için çok eğlenceli sayılmazdı doğrusu. Özellikle ipin ucuna taş bağlayıp balık yakalamaya
çalıştığım zamanlar taşı iyi bağlayamadığım için taş dereye düşer, onun keyifsizliği ile ablamın
benim dereye düşmemden korktuğu için beni sinirlendirip kendisini eve kadar
kovalatmasının dışında ben çok eğleniyordum. Bunu oyun için de yapmıyordum, abilerimiz
ellerinde misina, kanca ve yemle balık tutup evlerine balık götürebiliyorlardı. Benim misinam,
kancam ve yemim yoktu, balık tutanlardan kalan misinaları uç uca bağlayıp bir misina yaptım
ben ama kimse kanca vermiyordu bana, bir türlü de sağda solda bulamıyordum. Bunun
yerine ip ve taş kullanıyordum ama maalesef hiç balık tutamıyordum. Balık tutan herkesten
kanca istiyordum ama hiçbiri vermiyordu, halbuki hepsi de çok iyi abilerdi ama hiçbiri kanca
vermek istemiyordu. Neyse kancaya bu kadar asılı kalmayalım, zaten ablam da iple balık
tutmamı hiç istemiyor, her defasında kendisini eve kadar kovalattırmayı başarıyor ve her
defasında ben de kendimi ablamı kovalarken buluyordum.
Bizim evin hemen altında Salı günleri pazaryeri de kurulur, her Salı ben de tanıdığım
pazarcı abilerin tezgahları arasında gezerdim. Bizim mahalleye biraz uzakta bir Pazar yeri
daha var, Rus Pazarı. Ben tek başıma gidemiyorum o pazara ama çok seviyorum o pazarı. Hiç
görmediğim oyuncaklar, fotoğraf makineleri, ne işe yaradığını bilmediğim bir sürü bir sürü
şeyler var o pazarda. Rus pazarındaki pazarcıların hepsi kadın ve hiçbiri bize benzemiyor.
Pazarın adı Rus pazarı ama pazarcılar Gürcü, gerçi bu durum benim için önemli değil, benim
için önemli olan bu pazara tek başıma gelemiyorum ve gelsem de girişte bilet alınıp içeri
giriliyor, ayrıca bilet param da yok. Param olsa kanca alırdım, gerçi kanca nerede satılıyor onu
da bilmiyorum. Akşam oturmalarına gittiğimizde hemen hemen herkes Rus Pazarından aldığı
şeyleri gösteriyor, ne kadar ucuza aldığını uzun uzun anlatıyordu. Bizim evde sadece dayımın
aldığı Zenit fotoğraf makinesi vardı. O da zaten dayımındı. Dayımın bir de atlası vardı. Daha
okuma yazmayı yeni öğrenmiştim ama hemen hemen her hafta atlası almamı ve onun
söylediği ülkeleri atlas üzerinde bulmamı isterdi, ben çok istemezdim, o da buna karşılık ödül
koyar, eğer bulabilirsem içinde dört beş tane renkli renkli sakızların olduğu sakızlardan ödül
koyardı. E tabi sorular sakızla beraber gelince dayım için eğlence artsa da benim için aynı
oranda arttığını pek söyleyemem. Rus pazarındaki Gürcülerin aslında bize ne kadar yakın
olduğunu o atlastan öğrendim ama Gürcülerin pazarına neden Rus pazarı dediklerini
öğrenemedim, gerçi birkaç kez anlattılar ama pek bir şey anlamadım doğrusu.
Ben daha çok en arka sayfalardaki bayrakları seviyordum. Çünkü orada aradığım
ülkeyi daha kolay bulabiliyor, televizyonda izlediysem ya da gurbetten gelen komşularımızın
hangi ülkeden geldiğini biliyorsam bazen kendimi orada hayal ediyordum. Tabi ki öncelik
memlekete gelirken getirdikleri çikolatalardan bize en fazla çikolata veren gurbetçilerin
geldikleri yerlerdeki bayrakları bulmak. Zaten genelde ya Almanya ya da İngiltere’den gelen gurbetçiler olduğu için çok uzun sürmüyordu bayraklarını bulmak. Sonra Irak bayrağını
bulurdum. Babam ben doğduktan kısa bir süre sonra Irak’a gitmek zorunda kalmış, bir süre
sonra da Körfez Savaşı çıkmış ve geri dönmek zorunda kalmış. Hatta eve döndüğünde ben
kapının önünde oynuyormuşum ve bana baban nerede diye sormuş, ben de Irak’ta olduğu
cevabını vermişim. Çünkü etraftaki hemen hemen herkes beni gördüğünde babamın nerede
olduğunu sorar ve aldıkları cevaba üzülür ama benim söyleyişimden keyif alırlarmış.
Hatırlamıyorum neyse ki, küçük bedeninde taşıdığı hafızasında, bildiği üç beş kelimenin ikisini
Irak ve gurbet haline getiren o sevimli komşularımı neyse ki hatırlamıyorum. O kadar çok
anlatıldı ki ama bu hatırlıyorum desem, anlatsam, kimse o öyle değildi diyemez. Her neyse,
Irak bayrağından sonra son durak olan Libya var. Sayfadaki bütün bayraklar, renkli renkli ya
da desenleri olan bayraklar ama içlerinde bir tanesi sadece yeşil renk, Libya’nın bayrağı
dümdüz yeşil. Ne bir yazı, ne bir şekil hiçbir şey yok. Dümdüz yeşil. Ve babam orada olmak
zorunda. Bir keresinde Libya’ya gitmek için evden çıktığında beraber yürümüştük biraz,
benim tek başıma eve dönmeme izin verdikleri yere kadar, bizim mahalledeki Çarşıbaşı işte
hani şu Pazar yerinin sonu. Omzunda ve elinde bir çanta, hiç kafasını kaldırmadan yürümüştü
oraya kadar. Yolda ne konuştuk tam bilmiyorum çünkü ben hep neden bizi götürmediğini
düşünüyordum. Gurbetten gelenler hep anneleri, babaları beraber gidip geliyorlardı ama
babam ve babamın gurbet arkadaşları hep tek başlarına gidip geliyorlardı. O yüzden yemyeşil
Libya bayrağında belki bir gün bizim de babamla beraber diye bakardım hep.

Scroll to Top